Home » GÜNÜN İÇİNDEN » Ulucanlar… Ercan Akpınar

Ulucanlar… Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Hapishanesinde kalan devrimci tutsak Ercan Akpınar, 1999 yılında yaşadıkları Ulucanlar Katliamını yazdı. Okurlarımızla paylaşıyoruz.  

Ulucanlar …

Üzerinden 22 yıl geçmişken bile o günün anıları belleğimde hala çok canlı. 26 Eylü’ünl öncesi ile direniş  gününün anıları zihnimde hep birbirine takılıyor. Görkemli bir direnişin yaşandığı o koğuş ve avluları, Şeftali sokağı, hamamı görüş yerini tüm özellikleriyle dün gibi hatırlıyorum. 26 Eylül’de dökülen kanlarımız, verdiğimiz son nefeslerimiz ile işaretlediğimiz tüm o mekanlarda yaşadıklarımız geliyor gözlerimin önüne. Kaybettiğimiz arkadaşlarımız… Onların canlı, yaşama tutkun gençlik halleri, anılarımız…

Zafer’in diğer yaralı arkadaşlarla, Önder ve Mahir ile oturtulduğu o 5. Koğuş duvar dibinde yaptığımız sohbetlerle, Zafer’in boğazından aldığı yara nedeniyle sözlerle ifade edemediklerini zafer işareti ile anlatma çabası birbirine karışıyor. Katliamdan günler sonra gazetede gördüğüm fotoğrafı da işte tam orada çekilmişti. Son nefesini vereceği yeri önceden hissetmiş gibi tam da oradan fotoğrafçının objektifine o bakışı atmıştı.

Şeftali Sokak’tan sakat bacağının aksamasına aldırmadan hızlı hızlı geçen Habib’in yüzünde hep aynı tebessüm ifadesi ile “ne var ne yok” diyen hali geliyor gözlerimin önüne… 26 Eylül sabahı gazdan nefes alamaz hale gelince kendimizi zar zor havalandırmaya attığımız o anda, 4. Koğuşun duvarının dibinde yanı başımda görmüştüm onu son kez. Yine bacağından yaralanmıştı ama ciddi bir şey değildi. Temiz havayla biraz kendimize gelmiş, yoğun gaz dağılmıştı ki, havalandırma kapısının dışından bir elin Habib’i işaret ettiğini ve namlusu çevrilen G-3’ün ateş aldığını gördüm. Göğsünden aldığı yarayla kucağıma doğru devrilmişti. Vahşetin orta yerinde yapacak bir şey yoktu. Kendini kaybetmeden önce ancak “beni parti bayrağı ile gömün” diyebildi. Dağılan saçlarını düzeltip yüzünde görmeye alışkın olduğumuz tebessümü aradım ama çektiği acının izleri vardı sadece. Sonrası yine yoğun gaz bombası, üzerimize yağan kiremitler…

“Bir devrimcinin ortalama ömrü 27 yıldır” iddiasında bulunan Ümit sanki bunu kanıtlamak ister gibi 4. Koğuşta vermişti son nefesini. Onunla yaptığımız kantin kaçamakları geliyor aklıma. Küçücük şeyler ama insanda derin izler bırakan paylaşımlar, sohbetler… Kararlı, sert adımlarla yürüyüşü. Şeftali Sokağa bakan kulede nöbet tutan bir asker Ümit’in yürüyüşüne, tavrına bakıp “Gören de Kazım Karabekir Paşa geliyor sanır” demişti. Yaşasaydı bir paşa değil ama devrimin generali de olurdu, sıra neferi de…

Zihnimde dolaşıyorum Ulucanlar’da… Hamam ve odunluk denen, 26 Eylül sabahı bir isgencehaneye çevrilen yerlere bakıyorum. Mahkeme  dosyalarında hamamın duvar ve yer döşeme fayansları kanlardan temizlenemediği için sökülüp yenilendiği yazıyor. Ya anılarımıza, bilinçlerimize kazınan hatıralar… Orada yaşanan işgenceler, odunlukta İsmet’in katledilmiş olması gerçeği… Abuzer’in, Halil’in, Ahmet’in, Aziz’in cansız bedenlerinin orada soğuk beton üzerine yan yana saygısızca dizilmiş halleri…

Ulucanlar’ın girişinde, kapı altında devasa bir kavak ağacı vardır. 12 Mart’ın faşist cuntacıları Denizler için idam sehpasını tam buraya kurmuşlar. Devrimci inanç ve ideallerin darağacı karşısında titreyip aman dileyeceğini, yenileceğini ummuşlar. Kendi soylarından gelen Menderesler’in idam sehpası karşısındaki tutumları onları cesaretlendirmiş olsa da devrimcilerin kumaşının farklı ipliklerden dokunmuş olduğu gerçeği ile yüzleşmekten kaçamamışlar. Denizler karşılarına çıkartılan darağacı karşısında titrememiş, cellatların yüzlerine haykırdıkları sloganlarıyla geleceğe seslenmekten geri durmamışlar. Azraili tekmelemekten çekinmeyen bu irade devlet ve onun cellatlarının heveslerini kursaklarında bırakıp devrimci direniş geleneğine sımsıkı tutunacağımız bir düğüm eklemişlerdi. Denizler’in idam sehpası karşısındaki duruşları ile daha çok karşılaşacaktır bu faşist sermaye düzeni sokaklarda, dağlarda, zindanlarda… Onların zulümleri 12 Eylül’de tavan yapsa da bu irade karşı durmaya, sözünü haykırmaya devam etti. 26 Eylül’de yaşananlar böyle devrimci bir gelenek ve iradenin devamıydı. Bizler Ulucanlar’da her 6 Mayıs’ta o kavak ağacının önünde toplanır Denizler’in anı ve ideallerinin ölümsüzlüğünü haykırır, oraya resimlerini asar; başaramadınız, başaramayacaksınız derdik zulümden beklentisi olanlara…

26 Eylül’de sözümüz ve eylemimiz bir kez daha bütünleşti. Çok eşitsiz bir mücadelede son ana kadar geri adım atmadık. “Teslim olun” çağrılarına aldırış etmedik. Bedenlerimiz ancak zorla teslim alınabildi ama iradelerimiz direnişini sürdürdü, bugün de sürdürüyor…

Orada bıraktığımız canlarımız geceyi küçük küçük aydınlatan yıldızlar gibi gökyüzünde yerlerini aldılar. Bulutsuz bir gecede başınızı göğe kaldırırsanız onları görebilirsiniz. Onlar hep bir aradadır. Birer kor parçası gibi omuz omuza halaya durmuş gibi bakarlar bize…

“Bu ağaçlar katlanamaz daha basit bir göğe 

 Bu taşlar katlanamaz yabancı çizmelere 

 Yalnız güneşe boyun eğer bu yüzler 

 Yalnız doğruluğa boyun eğer bu yürekler 

  (…)

 Onlar el sıkıştıklarında bütün insanlık için 

parlar Güneş

Onlar gülümsediklerinde, küçük bir kırlangıç 

fırlar gür sakallarından 

           Onlar öldüklerinde, onların bayrakları ve 

davullarıyla yokuşu tırmanır hayat.” 

Ritsos 

Ercan Akpınar

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*