Home » GÜNÜN İÇİNDEN » Sendikalar, meslek örgütleri ve 8 Mart’ta işçi kadınlar

Sendikalar, meslek örgütleri ve 8 Mart’ta işçi kadınlar

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde kadınlar yeniden alanlarda olacak. Ve 8 Mart mitinglerinde ağırlıklı bileşeni sendika ve meslek örgütlerinin (DİSK, KESK, TMMOB, TTB, Sendikal Güç Birliği Platformu Kadın Koordinasyonu) üyesi kadın işçiler, Kürt emekçi kadınları, feminist kadınlar, çeşitli siyasi parti ve örgütlerin kadın çevreleri… oluşturacak.

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB 8 Mart’ı hangi anlayış ve taleplerle örgütlediklerini ortak bir basın açıklaması ile duyurdular.

Dünyanın dört bir yanından kadın sorununun her yönüyle şiddetlenerek fışkırdığı, buna karşılık kadınların yeni bir yaşama olan ihtiyaçlarının, mücadele taleplerinin kınından çıktığı 2013 yılının 8 Mart’ında sınıf ve meslek örgütleri kadın işçi ve emekçilere hangi yolu önermeli? 7 milyona yakın kadın işçinin bulunduğu, yüzde 58′inin kayıtdışı çalıştığı, devlet kurumları dışındakiler dışında sanayi, hizmet ve tarımda çalışan yüzde 90′ının sendikasız olduğu koşullarda kadın işçi ve emekçiler üzerindeki cinsel ve -sınıf örgütleri olmaları hasebiyle- sınıfsal sömürüye karşı onlara hangi donanımı sağlamalı?

Milyonlarca kadın bugün yaşama, erkekle eşit bir birey olarak yaşama mücadelesi veriyor. Efendinin köleyi, kocanın kadını öldürme, dövme hakkına sahip olduğu devirlerden bugüne kanırtılarak elde edilmiş yasal kazanımları hayata çarpa çarpa kullanmaya çalışıyor. Öz varlığının ezilmesine, yaşamındaki en temel kararları kendi iradesiyle alamamaya, fiziksel ve ruhsal olarak yıkıma uğratılmaya, aşağılanmaya, şiddet görmeye, öldürülmeye karşı cinsel uyanış, bilinçlenme, öfke ve hesap sorma, 8 Mart’ın temel bir motifi olmaya devam ediyor. Her sınıftan kadının, ama en başta hiçbir yaşam ve sosyal güvencesi olmayan kadın işçi ve emekçilerin karşı karşıya oldukları bu somut tehdide karşı artan ölçüde donanmaları, fiziksel ve ruhsal şiddet uygulayan erkek egemenliğine boyun eğmeye, meşrulaştırmaya, bu yıkımla birlikte yaşama mahkumiyetine her somut durumda teşhir, tecrit, hesap sorma, yasal ve fiili yaptırım gücü ile dikilmeleri, kadın taleplerinin ve mücadelesinin giderek gelişen ve genişleyen bir yönü olacak. Kadınları ezen, edilgenleştiren fiziksel şiddetin, cinsel taciz ve tecavüzün, kadın cinselliğine yönelik küfür ve hakaretlerin her somut durumda yanıtlanması, bedelinin ödetilmesi, en fazla yoksunluğunu duydukları bireysel, cinsel, toplumsal güven ve özgüvenin kazanılması için 8 Mart’ta da bu sesin yine gür çıkması gerekiyor.tec

8 Mart, öz varlığını koruması, geliştirmesi ve özgürlük alanını genişletmesi için aile kurumunun ve kadına onun içinde biçilen rolün açık bir biçimde reddedilmesinin de alanı olmak zorunda. Aile kurumu, binlerce yıllık geçmişi ile ağır bir sarsıntıdan geçiyor. Aile yaşamını, üzerindeki hizmet-bakım yükünün ağırlığını ve bir hiç olarak yaşayıp göçmesini sorgulamayan tek bir kadın yoktur. Kadının artan oranda kapitalist üretim ilişkileri içerisine çekilmesi bu sorgulamanın fitilini ateşlerken, erkeğin de sorgulanamaz muktedirliğine son veriyor. Ne var ki, sınıfsal toplumsal örgütlülüğün de kadının bireysel varlığının da çok zayıf olduğu koşullarda, aile, kadının kendisini ait hissettiği, onsuz yaşayamayacağını varsaydığı biricik alan olmaya devam ediyor. Kapitalizmin yerinden tümden sökülmesine asla izin vermeyeceği, kökleri son derece derinde bir çivi o! Kadın, tekelci kapitalizmin rekabet ve savaş kapasitesini artırmak için kaç çocuk sahibi olması gerektiği de dikte edilerek, üreme fonksiyonuna indirgeniyor. Buna karşın, geçtiğimiz yılın en güçlü kadın eylemleri kürtaj hakkının fiilen kadınların elinden alınmasına karşı yapıldı. Üstelik kadın işçi ve emekçiler tepkilerini yalnızca alanlarda da ortaya koymadılar. Bütün istatistikler ağırlaşan çalışma ve yaşam koşullarına karşı kürtaj sayısının arttığını, kadınların tekelci kapitalist nüfus politikasının bedenlerini, üretkenliklerini ele geçirmesine fiilen direndiklerini, yoksunluk ve yoksulluklarını çocuklarına taşımayı reddettiklerini gösterdi. Tepkilerin yaygınlığı kadınların öz varlıkları hakkında daha fazla düşünmelerini sağladı. Öz saygı, güven ve özgüveni, toplumsallaşmayı güçlendirdi. Salt aile ilişkileri içerisinde kalarak toplumsallaşamayacakları, kendilerini geliştiremeyecekleri duygusunu pekiştirdi. Salt kendilerine yazılı çocuk, hasta ve yaşlı hizmet-bakım işinin toplumsal bakımdan çözülmesi arayışını tetikledi. 8 Mart, ağır geleneksel bir toplumda henüz yeni belirimleri olan bu arayış ve taleplerin yükseltilmesini, gündemleştirmeli, kadının toplumsal konumunu pekiştiren aileyle yüzleşmesine hizmet etmelidir.evis

8 Mart, üzerine geçirilmek istenen “bütün kadınlar” şemsiyesine karşın asıl olarak işçi ve emekçi kadınlara aittir. Onun doğum gününde işçi kadınların yanarak ölmesini öfkeyle hatırlıyoruz! Sendika ve meslek örgütleri 8 Mart hazırlıklarında işçi kadınların yarı zamanlı, esnek ve güvencesiz çalıştırılma rejimine karşı taleplerini, kadınların çalışabilmesinin en temel koşulu olan kreş talebini gündeme getiriyorlar. Kadın işçilerin çalışma koşulları, kadın emeğinin korunması ve özgül koşullarına uygun talepler yönüyle de sınıf örgütlerinin çalıştayların konusu oluyor. Kadınlara yönelik şiddet, cinsel taciz ve tecavüz, kürtaj hakkının engellenmeye çalışılması gibi kadın işçilerin çalışma koşulları, katıldıkları grev ve direnişler sınıfsal bir birikim de yaratarak toplumsallaşıyor. Buna rağmen, bizzat sınıf örgütleri, sendikalar, tekelci burjuvazinin 8 Mart’ın doğuşunu kapitalizm için “ders çıkarılmış talihsiz bir gün”e çevirmesine ve onu “Dünya Kadınlar Günü” olarak tarihsizleştirmesine karşı 8 Mart’ı “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak anmaktan kaçınıyor, üyelerinin sınıfsal bilincini kelimenin tam anlamıyla köreltiyorlar. Kadın işçilerin varlığı ve mücadelesi ile çok daha derin bir karakter kazanacak, tarihsel cinsel egemenlik pasından da arınacak proletaryanın toplumsallığına karşı, ayrımsız bir kadın toplumsallığını geçirerek kadın işçilerin çıkarlarına aykırı hareket ediyorlar. Devrimci kadın işçi ve emekçiler, 8 Mart’ta ve her vesile ile buna karşı çıkmak, tarihsel sınıfsal ve cinsel bakımdan kendilerine ait olanı -tıpkı 1 Mayıs’ın yeniden fethi gibi- sendika ve sınıf örgütlerindeki artan etkinlikleri ile geri almakla yükümlüdürler.5780pb39f17bp800g

Sınıf ve meslek örgütleri “kapitalizme, erkek egemenliğine, gericiliğe, sömürüye, güvencesizliğe, şiddete ve savaşa karşı” muhalif söylemleri ile neoliberalizme ve muhafazakar demokrasiye karşı güncel kadın taleplerini öne sürerken kadınların cinsel ve sınıfsal sömürüden kurtuluşlarını sağlayacak bir perspektiften hareket etmiyorlar. Zira sorunun çözümünü bağladıkları yer reformist bir “demokratik anayasa”, “barış” ve “çoğulcu sosyal adalet”li kapitalizmden başkası değil. 8 Mart miting ve etkinliklerinin içeriğindeki AKP’ye muhalefetle sınırlı kadın mücadelesi neoliberal kapitalizmin ve cins egemenliğinin kıyıcı adaletsizliklerini düzeltmeye ve kadınların durumunda ancak kısmi iyileştirmeler sağlamaya odaklanabiliyor.

İki ayrı 8 Mart mitinginin düzenlenmesine (ve ’90′lardaki arka planına) baktığımızda, bu tartışma için “çoktan kapatılmış bir başlık” denilebilir. Ne de olsa, sınıf ve meslek örgütleri kadın sorununda feminist terminolojiyi benimsiyor ve onun “her kadın için” tartışmasız bir önkabul olması gerektiğini savunuyorlar. Tutumlarını sosyalizmin ve işçi hareketinin bu konudaki kısıtları ve körlükleri ile gerekçelendiriyor; kadın sorunununda tek söz sahibinin feminizm olduğu ön varsayımından hareket ediyorlar.

Kadın sorununun yaşanış ve biçimlenişinde hala yaygın ve egemen olan, kadının öz varlığını gerçekleştirmesinin önündeki engellerin en kaba ve ilkel biçimde sürdürülmesi -bu, cinsiyet odaklı feminizm için geniş bir hareket alanı da sağlıyor. Bununla birlikte, ’2000′lerde alabildiğine hız kazanan neoliberal kapitalist dönüşüm ve geri bir burjuva demokrasisinin varlığıyla, sorun artık başka bir yere taşınmış durumda. Toplumsal ilişkilerin tümüyle tekelci kapitalist temelde, meta ilişkileri olarak örüldüğü, kadın kitlelerinin artan oranda işçileştiği, yeni bir yaşam, sistem, program (tekelci burjuvazinin dilinde bu anayasadır) tartışmasının ortaya çıktığı yerde, işte tam bu koşullarda, feminizmin -üniversitelerde ders olarak okutulmasına ve sınıf ve kitle örgütlerinde, hatta giderek solda sahip olduğu ideolojik/manevi hegemonyaya rağmen- üzerindeki bu “yük” giderek ağırlaşıyor. Misal, muhafazakar kesim dahil ailenin bir toplumsal ilişki ve işbölümü sistemi olarak tartışılmadığı, sorgulanmadığı, kadının eğitim ve çalışma hakkı önündeki tarih dışı, en önemlisi kapitalizm dışı engellerin tartışılmadığı bir yer kalmadı. Tüm toplumsal ilişki biçimlerinin tekelci kapitalizm temelindeki dönüşümü, tüm “kapalı başlıklar” gibi kadın sorununun da farklı bir zeminde ele alınmasını gerektirdi. En gelişmiş burjuva demokrasileri, tekelci kapitalist sınıf iktidarını yıkmayı ve her türden işbölümünü ortadan kaldırmayı hedeflemeyen her akım gibi, feminizmin de kendi sınırlarına geldiğini, sistemin bir parçası olarak işlediğini gösteriyor.

Sendika ve meslek örgütlerinin 8 Mart perspektifi bu yeni zemine yanıt verememenin bir ifadesi. Zira burada, kadın sorununu en ağır biçimiyle yaşayan kadın işçi ve emekçilerin kısa ve uzun vadeli çıkarlarının bir karşılığı yok. Sendika ve meslek örgütleri, 8 Mart’ta, solda da yaygın ve egemen olan “AKP iktidarının piyasacı ve gerici uygulamaları” karşısında bir araya geliyor, kadınları bu temelde sokağa çağırıyorlar. İşçi ve emekçi kadınlara tekelci kapitalist sistemi, tekelci burjuvazinin bütünsel ekonomik, siyasal, toplumsal iktidarını değil, onun, neoliberal dönüşümü toplumun tüm hücrelerine nüfuz ettirmeye kararlı AKP hükümetini hedef gösteriyorlar yalnızca.yarizaman

8 Mart’ın çerçevesi, feminizmin mücadelede söz sahibi olduğu varsayılan kadın sorunundan, erkek egemen, neoliberal, gerici sisteme karşı kadın taleplerinin karşılanacağı ifade edilen siyasal-toplumsal düzleme doğru genişlediğinde, tüm solu kesen hükümet karşıtlığı, düzeltilmiş burjuva demokrasisi ve düzeltilmiş kapitalizm arayışı ile malul ortak zeminle karşılaşmak hiç de sürpriz olmuyor elbette. İşçi ve emekçi kadınların Kürt sorununda yerel özerklik düzeyindeki, ulusal açıdan da son derece geri bir müzakere sürecinin unsurları, hatta “barışın teminatı” olarak yer alması hedefi, 8 Mart’ın göbeğine yerleştiriliyor. Neden? 8 Mart sınıf savaşımının, kadınların, kadın işçilerin savaşımının bir momentiydi. Kazanan değil kaybeden olduğumuz bir “barışın” değil! Ancak bir o kadar önemlisi, “başta cinsiyet ayrımcılığı olmak üzere her türlü sömürü ve ayrımcılığa son verecek, eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa”nın hazırlanması talebi… Kadın ya da erkek, sınıf bilinçli devrimci her işçi, burjuva demokrasisinin Kürtleri, kadınları, Alevileri, gençleri, engellileri, çevrecileri, hayvan hakları savunucularını, veganları… kısacası faşist rejim ve geri kapitalizm altında bastırılmış tüm kesimleri burjuva temelde içerirken tüm dikkatini sınıfsal olanı tümüyle etkisizleştirmekte odakladığını bilir, bilmiyorsa da sınıf sezgileri işbaşındadır, paha biçilmez öz deneyimleriyle bunu giderek berraklaştırır. 8 Mart, tam da böyle bir anayasanın tekelci kapitalist devlet tarafından “herkesin” ortak aklı ve arzusu olarak belletilmeye çalışıldığı bir siyasal kesitte, işçi ve emekçi kadınlara, Kürt emekçi kadınlarına gün gün taşınan anayasal reformist hayal ve beklentileri beslemeye odaklanıyorsa, “bu bir tesadüf değildir.” Kadın işçi ve emekçilerin çıkarlarını temsil ettiğini savunan sendika ve meslek örgütlerinin sorumluluğu, bizzat işçi kadınların kanlarıyla yarattıkları bir günde, hangi cinsten olursa olsun burjuva ile proleterin kağıt üzerindeki eşitliğine, burjuva çoğulculuğa, kapitalist egemenlik sisteminin düzeltilebilirliğine, “sosyal adalet”in, ‘kaynakların daha adil dağılımının’ sağlanabilirliğine inançları pekiştirmek olamaz.

Fakat reformlar için reformist mücadeleye koşulu sendika ve meslek örgütleri, 8 Mart’ta taleplerini pek açık olarak “ekonominin cinsiyetçi kimliğine müdahale etmek” olarak açıklıyorlar. Kadınlara dayatılan ev hapsi, işsizlik, güvencesizlik ve her türlü şiddete tekelci kapitalizme dair tek söz etmeden -“sosyal adalet temelli bir dünya”!- itiraz etmeyi başarıyorlar! Militarizm, ırkçılık ve milliyetçiliği, o çırılçıplak burjuva sınıf temelinden, burjuva ulus devlet zemininden ayrıksılaştırıp “eril kavramlar” diye niteliyor ve proletaryaya bizzat sınıf çıkarları gereği milliyetçilik zehrine bulanmamayı öğütleyen “büyük anlatılar”ın, “özcülüğün” işini oracıkta bitiriveriyorlar… Toplumun her kesiminde ezilen ve dışlananlar postmodern söylemi ile kadın işçileri işçi sınıfının değil “ezilenler” kategorisinin bir unsuru olarak kodluyorlar. Böylelikle tekelci kapitalist sınıf egemenliği ile mücadeleyi de, bunun cinsel varlık ve taleplerini silikleştirmeksizin, ancak erkek işçilerle birlikte gerçekleşebileceğini unutturmaya soyunuyorlar.

“Kapalı başlık” sorar: Bu perspektif kimin, hangi sınıfın işine yarıyor? “Umut ve güven dolu bir dünya”yı kapitalizm içerisinde, onun elini yüzünü biraz düzelterek yaratabileceğimizi düşünmemiz kimin işine yarıyor? Burjuva siyasal toplumsal çoğulculuk emek-sermaye çelişkisi temelinde dönen bu dünyada kadına “görünürlük” ve “itiraz hakkı” dışında neyi sağlayacak? Tekelci kapitalizm altında kadınların kendilerinden binyıllardır esirgenen özgürlük pınarından doyasıya içmeleri nasıl mümkün olacak? Sahi, kadınların içindeki, tekelci burjuvaziyi bile korkutarak büyüyen, “mutlu yuva” ailenin perdelerini şimdiden tutuşturan yangın bu kadar kolay söndürülebilir mi!

Ulusal sorunda ulusal taleplerle sınırlı bir programın ezilen ulus işçi ve emekçilerinin değil ezilen ulus burjuvalarının çıkarlarını temsil ettiğini, bunun en geri anlaşmaların yolunu nasıl açtığını yaşayarak görüyoruz. Bugün gitgide derinleşen sınıfsal içeriğiyle kadın sorununda da işçi ve emekçi kadınların çıkarları feminizmin salt kadın bakış açısına sığmıyor. “Kadınların dayanışması”, ancak işçi ve emekçi kadınların dayanışması ve tekelci kapitalist sınıf egemenliğine karşı proletaryanın birlik ve mücadelesi olarak anlam taşıyabilir. Zaten çözüleduran ve reforme edilerek ayakta tutulmaya çalışılan ailenin sorgulanması ve hedefe çakılması, artık başlı başına bir “devrim” olmaktan ziyade, bütün işbölümü formlarını ortadan kaldırma, yöneten-yönetilen ilişkisini hedefe çakma, ve bunu “iktidar olmadan dünyayı değiştirerek” değil bizzat sosyalist devrim hedefli sınıf mücadelesinin yolunda yürüyerek gerçekleştirilebilir. Barış için bizim de sözümüz var diyen feminist akımların düşündüğünün aksine, sınıfsal-cinsel-ulusal kurtuluşunu arayan işçi ve emekçi kadınların çıkarı, sınıf düşmanıyla, Kürt halkının düşmanları ile barış arayışı içinde olmak değildir.

Sendikalar ve meslek örgütleri, 14 Şubat V-Day’de sınıf düşmanları ile aynı dansta yer almaktan haklı olarak uzak durdular; kadınları ezen kadınların, hükümet erkanının, tekelci burjuvazinin küresel, bölgesel örgütlerinin dansına “Haydi kadınlar erkek şiddetine karşı hep birlikte dansa” potasına girmediler -bu kitlesel dans gösterisinin neoliberal feminist içeriği ancak işçi emekçi kadınların kendi cinsel-sınıfsal talepleriyle sokağa çıkması ile bozulabilirdi. Ancak aynı sendika ve meslek örgütleri 8 Mart’ta ondan daha da geride olanını -henüz işçi kadınların kitlesel sorgulaması ile de yüzleşmeden- kolaylıkla yapabiliyorlar: İşçi kadınların kanı ve mücadele emeği ile tarihe ve geleceğe yazılı olan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü “AKP’ye karşı” “demokratik anayasa”, “barış”, “sosyal adalet temelli bir dünya” için 8 Mart “Kadınlar Günü”ne çevirerek! İşçi ve emekçi kadınlar 8 Mart’ta işte buna karşı da alanlarda olacaklar.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*