Home » GÜNÜN İÇİNDEN » Afganistan Krizi Üzerine – Ercan Akpınar

Afganistan Krizi Üzerine – Ercan Akpınar

Emperyalizmin kanlı politikalarının en şiddetli şekilde yaşandığı ülkelerden biri olan Afganistan bugün yeniden dünya kamuoyunun gündeminde. ABD emperyalizminin 11 Eylül travmasını atlatmak için 20 yıl önce NATO müttefikleri ile birlikte “sonsuz özgürlük” sloganı ile işgal ettiği Afganistan’dan, arkasında sonsuz bir karanlık ve ortaçağ koşulları bırakarak geri çekildi. Geri çekilme sürecinin başlaması ile birlikte de zaten hiçbir toplumsal desteği olmayan yerli işbirlikçi hükümet ve rejim hızla çöktü. Taliban “şimşek” hızı ile girdiği Kabil’de hiçbir direnişle karşılaşmadan ülke yönetimini ele geçirdi. Uluslararası kamuoyunda bir şok ve yeni mülteci dalgası yaratacağı endişesi ile karşılanan Taliban’ın dönüşü aslında son bir kaç yıldır Katar’ın başkenti Doha da yürütülen müzakerelerin ve yoğunlaşan siyasi askeri gelişmelerin sonucuydu. Bu müzakerelerde uluslararası sistemde bir sorun yaşamayacağı ABD’nin çıkarlarına zarar vermeyeceğini sözünü veren Taliban’a iktidar yolu da açılmıştı zaten. ABD ve NATO güçlerinin çekilme takvimini başlatması ile de harekete geçen Taliban’ın ülke genelinde kukla rejim ve işbirlikçi iktidarı devirmesi zor olmadı.

Küresel bölgesel rejim ve hegemonya krizlerinin, paylaşım mücadelelerinin bir veçhesi olarak gündeme gelen Afganistan krizi, bölgenin yeniden dizaynı ve nüfus ve paylaşım mücadelelerinin neoliberal bir içerikle daha fazla yüklenerek şiddetli bir şekilde sürdürüleceği yeni dönemin açıldığının da işareti oldu. ABD emperyalizmi Çin ve Rusya karşısında yaşadığı hegemonya kaybını gidermek için yeni dönemde strateji değişikliğine gideceğini ilan etmişti zaten. Afganistan bunun ilk büyük adımı oldu.

11 Eylül’ün ardından “teröre karşı savaş” bahanesiyle petrol ve kimi değerli nadir elementlerin bulunduğu, Çin ve İran’la sınırı bulunan, Rusya’nın periferisinde olan Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan’la komşu, jeostratejik, jeopolitik güçlü bir konuma sahip olan Afganistan’ın işgali, 2000’lerin emperyalist küresel hegemonya politikaları gereği idi. Stratejik rakip ve düşman olarak tanımlanan Çin-Rusya ve İran’ın tam ortasına ABD’nin soktuğu bir kamaydı bu işgal. Bugün ise Güney Çin Denizi’nde Çin’e karşı, Doğu Avrupa, Baltıklar ve Karadeniz’de Rusya’ya karşı yeni bir strateji devrede. Bu strateji gereği gündeme gelen ve esasında Çin ve Rusya’nın bölgesel politikalarını istikrarsızlaştırmaya dönük bir planın parçası olarak Afganistan’dan çekildi ABD ve NATO. Böylesi büyük stratejilerin parçası olarak bu kararlar alınsa, emperyalist kapitalist sistemin bütün olarak yaşadığı yapısal krizin sorunların esas kaynağı olduğunu boğuntuya getirecek politik argümanlar peş peşe sıralansa da, strateji değişikliğine neden olan esas şey emperyalizmin küresel düzeyden yaşadığı rejim, yönetememe ve hegemonya krizidir. Bu geri çekilme, Afganistan’ın halkına rağmen, işgalcilerin himayesinde kurulmuş işbirlikçi ve kukla rejimlerle, kadrolarla sürecin yürütülmesinin imkansızlığının görülmesi ve aslında siyasi ve askeri iflasın kabulüdür. Bu iflas ki onu yeni politika ve strateji arayışına itmiş, kanına ekmek doğrayacakları başka yerler aramaya yöneltmiştir.

Emperyalizmin işgal karanlığından kurtulup bir başka karanlığın içine yeniden sürüklenen Afganistan’ın yoksul halkları şimdi Taliban’ın 2-0 sürümü ile karşı karşıyalar. Ekonomisi çökmüş, zenginleri emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından yağmalanmış (Cumhurbaşkanı Eşref Gani’nin yüzlerce milyon dolarlık nakit parayla kaçması ibretlik bir olay) Afganistan’a bir darbe de, demokrasi, insan hakları, bireysel toplumsal hak ve özgürlük karşıtı; kültür, sanat, edebiyata düşman, kadını toplumsal yaşamdan silen bir ortaçağ kafasına sahip Taliban’ın şeriat ilan etmesi ile vuruldu. Bu karanlık ortam kadınların yaşam koşulları üzerinden haklı olarak daha çok gündeme getirilse de bir bütün olarak hak ve özgürlükler adına ne varsa yok edilmiştir. Emperyalistlerin Körfez’in mutlak monarşileri gibi küresel piyasaların bir parçası oluşu sermaye akışkanlığına bir engel çıkarılmaz ise, Taliban’ın şeriat düzeni ve yarattığı köleci karanlıkla pek çok sorunları olmayacağı da görülüyor. ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı “Taliban’ın temel insan haklarını ve Afgan halkının haklarını koruyup korumadığını isteyeceklerini” söylemiş. 20 yıl boyunca işgalleri altında “sonsuz özgürlüğü” yaşamış Afganların haklarının takipçisi olacaklarını söylemeleri, kurdun kuzunun yaşam hakkını savunması gibi bir şey olsa gerek. Kabil havaalanında canhıraş ülkeden/ Taliban’dan kaçmaya çalışan Afganların korkunç çaresizliklerinin sonuçları tüm dünyanın gözü önünde yaşanırken, yarattıkları cehennemin sonuçlarını da izlemişlerdi zaten. Bu açıdan tutarlılar.

Afganistan’ın Kabil havaalanından tüm dünyaya yansıyan trajik görüntüler ABD hegemonyasının tarihsel çöküş sürecine girdiğinin açık bir göstergesiydi. “Topraklarında güneş batmayan Büyük Britanya Krallığı” nın çöküşü Titanic’ in batışı ile sembolleşmişti. ABD emperyalizminin adeta kuyruğuna teneke bağlanmış olarak alelacele terk ettiği Afganistan’dan yansıyan görüntüler de benzer bir efekt yaratmaya adaydır. Yüzüstü bıraktığı işbirlikçilerinin tutunmaya çalıştıkları, kargo uçaklarının iniş takımlarından aşağıya düşmeleri Titanic batarken 3.sınıf mevkide yolculuk edenlerin nasıl ölüme terk edildiğini, yetersiz filikaların sadece 1.sınıf yolculara verildiğini hatırlattı bizlere. Bir hegamonik gücün çöküşünün trajik anıydı… 

(…)

Afganistan tarihine kısa bir bakış ve “Yeşil Kuşak” geçmişi; Toplumsal-siyasal-sınıfsal temelleri…

Feodal aşiret yapısının 21.yüzyılın bugünün de bile halen çok baskın olduğu Afganistan’da, özellikle kırsal bölgelerde mollaların siyasal-ekonomik egemenliği çok belirgindir. 1920 yılında İngiliz emperyalizminin işgaline karşı verilen bağımsızlık savaşımının kazanılmasının ardından Kral Emanullah’ın büyük toprak sahiplerine ve küçük köylüye vergi mükellefiyeti getirmesi ve Sovyetler Birliği’nin etkisinin Kabil başta olmak üzere kentlerde hissedilmeye başlamasıyla kırsal bölgelerdeki feodal hanlar ve mollalar ayaklandılar. Ekonomik ve siyasal çıkarlarını tehdit altında gören büyük toprak sahipleri ve dini önderler yoksul köylüleri Cihad ideolojisi altında kışkırtarak kendi çıkarlarının “mücahitleri” yaptılar. Kapalı aşiret yapılarına karşı dışarıdan geliştirilen müdahalelerin uğradığı başarısızlıkların bir benzeri bu çatışma sonucunda da gelişti ve Kral Amenullah devrildi ve yerine İslami bir iktidar kurularak feodal aşiret sosyo ekonomisi korundu. Kır ve kent arasındaki karşıtlık ise var olmaya devam etti.

Afganistan’ın nüfusunun büyük bir kısmı kırsal bölgelerde yaşıyorlar. Buralardaki büyük toprak sahipleri de aynı zamanda mollalar. Ayrıca çeşitli etnik gruplara da bölünmüş haldeler ve sürekli birbirleriyle de çatışma halindeler. Büyük, baskın grup ise Talibanların içerisinden türediği Peştunlar (nüfusun %40’ı deniyor). Geniş bir Peştun nüfusta komşu Pakistan’da bulunuyor ve birbirlerini destekliyorlar. Taliban’ın Afganistan’da baskın olmasının nedeni işte bu egemen etnisitenin parçası olmalarından kaynaklanıyor; islamcı savunular hemen hemen diğer gruplarca da paylaşılsa da demografik yapıdaki çoğunluk Taliban’ın temel farkını oluşturuyor.

Kırsal bölgelerdeki köylü kitlelerin kültürel, ideo-politik kodları ve siyasal hedefleri şeriat ve cihad üzerine kurulmuş ve kentlerde burjuvalaşmaya çalışan kesimlerle mücadele içerisinde biçim kazanmış. Kapitalist meta ilişkiler feodal üretim ilişkileri karşısında egemenmiş gibi görünse de, içeride güçlü bir sınıf mücadelesi olmadan ideo-politik-kültürel dönüşümü sağlamaya yetmiyor ya da bu süreç oldukça yavaş ilerliyor. Emperyalistler ve bölgesel kapitalist güçler bu feodal gericilikleri kendi çıkarları için korumaya ve birbirlerine karşı kullanmaya çalıştıkça da çelişik bir toplumsal düzen, istikrarlı bir çatışma hali, kaos kalıcı hale geliyor. Eski kurum, gelenek ve değerler bugün hegemonik olmaktan çok zor ve silah yoluyla ancak egemenliklerini yaşatabiliyorlar. Kriz ve hiç bitmeyen çatışmaların, iç savaşların temel nedeni de gelişmenin önünde engel olan işte bu eski kurum ve geleneklerdir. Afganistan modern bir ulus ve onun ekonomik, siyasal, sınıfsal, kültürel bilincini yaratana kadar iç savaş koşullarından, yoksulluktan, emperyalist dış müdahalelerden kendisini kurtaramayacaktır. Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olmalarının başat nedeni feodal aşiret yapısını ve onun egemenlik ilişkilerini aşamamalarıdır… Bu yönde atılan adımlar da yeterli toplumsal destek sağlayamadığı için başarısız olmaktadır. 1978 yılında kurulan “Afganistan Demokratik Cumhuriyeti” gibi…

1978 yılında kanlı bir darbe ile kurulan Afganistan Demokratik Cumhuriyeti’nin ilk icraatlarından olan toprak reformu ve feodal hanların (bunlar aynı zamanda “savaş ağalarıdır”) mülkiyetinden çıkarılan toprağın köylüye dağıtılması, mollaların üzerinde yükseldiği ekonomik temelleri dinamitlerken, kadınlara erkeklerle eşit hakların tanınması ideo-kültürel, sosyal zeminlerini sarsmaktaydı. Bu iki stratejik reforma ve yeni rejime isyan bayrağı açıp ayaklanan mollalar karşısında toplumsal temelleri ve desteği yeterince güçlü olmayan merkezi hükümetin zorlanması karşısında 1979 yılında demokratik düzenin ve rejimin korunması için Sovyet müdahalesi başlamış, Kızıl Ordu Afganistan’a girmişti. Bir yanda demokratik özgürlüklerin, laik düzenin savunucuları, diğer yanda katı şeriat hükümleriyle kadını köleleştiren, hiçbir demokratik değer tanımayan (hatta bunları “küfür” sayan) cihadist, gerici mücahit gruplar. Sovyetler birincilerinin yanında demokrasiyi korumak için müdahale ederken başta ABD, İngiltere ve NATO olmak üzere batılı emperyalistler şeriatçı bu çetelere destek verdiler. Destekledikleri mücahitler içinden türeyen ve daha sonra baskın grup olarak insiyatifi ele geçiren Taliban 1996’da iktidarı ele geçirip Afganistan’ı şerri bir karanlığa mahkum etmiştir.

Kökleri ta 1940’lara dayanan Taliban, bizzat ABD tarafından İslamcı “yeşil kuşak” stratejisi gereğince desteklenmiş, Hindistan’daki İslamcı okullarda eğitilmiş, Pakistan’da askeri eğitim verilerek Afganistan’da cepheye sürmüşlerdi. Bu ilişki İslamcı kesimlerin anti-ABD, anti-emperyalizm söylemlerinin sahteliğini gösterdiği kadar, ABD ve diğer emperyalist güçlerinde (söz konusu olan sosyalizm tehdidi ise) bu tür cihatçı yapılara karşı oldukları söyleminin bir ikiyüzlülük olduğunu da anlatır.

“Yeşil kuşak” politikası zihinlerimizde genellikle ABD emperyalizminin Sovyetler Birliğini çevreleme, sosyalist ideolojinin bölge halklarında yayılmasını engellemek için İslamcı güçleri anti-komünist bir panzehir olarak kullanması olarak yer etmiş olsa da kökleri epey gerilere gider. 1970’lerde laik ve modern bir ülke imajı çizen Afganistan, demokratik değerleri, seküler yaşam tarzını geliştiriyor, özellikle kadınların sosya-kültürel, ekonomik-siyasal yaşama katılmalarının koşullarını yaratmaya çalışıyordu. Bu gelişim çizgisi Vietnam zaferi’nin yarattığı konjonktürün kolaylaştırıcılığında Güney Asya’da sosyalist hareketlerin güçlenmesini sağlıyordu. Tarihsel deneyimlere büyük önem atfeden ABD emperyalizmi 1800’lü yıllarda Çarlık Rusyası ile dönemin hegemon emperyal gücü İngiltere arasındaki nüfuz ve sömürge alanları mücadelesinden türeyen “yeşil kuşak” stratejisini sosyalizm tehdidi karşısında kendisine rehber edindi. İngiltere bu strateji ve askeri müdahalelerle Rusya’nın Hint Okyanusu’na inmesini engellemişti. Aynı strateji Sovyet tehdidi ile mücadele için sahaya bu defa ABD tarafından sürüldü.

1800’lü yıllarda İngiliz emperyalizmi ile Çarlık Rusyası arasında bir mücadele alanıydı Afganistan. İngilizler Rusya’nın Hint Okyanusu’na inip kendi sömürge alanlarını tehdit etmemesi için 1842 yılında Afganistan’ı işgal etmiş, sömürge imparatorluğu’na katmıştı. Fakat Afgan halkının işgal kabul etmeyen yapısı kesintisiz bir direniş süreci geliştirince 1919 yılında Ekim Devrimi’nin ardından, Bolşeviklerin desteği ile İngilizler Afganistan’dan kovulmuştu. (Dip Not: Lenin’in Afganistan’ın bağımsızlığını önemseyen bir çok yazı ve konuşması var. Bolşevik iktidarı ile birlikte fiili desteğe dönüşen bu politik bakış ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı çerçevesinde geliştirilmiş ve anti-emperyalist, anti-sömürgeci devrimci bir siyasal duruş içermektedir. Afganistan’a verilen desteğin bir benzeri Türkiye’ye de verilmişti. Ekim Devrimi’nin ardından Trabzon’a, Erzurum’a, Van’a kadar inmiş Rus Ordusu emperyalist paylaşım savaşından çekilmiş emperyalist işgale karşı direnen Türkiye’ye silah ve para yardım yapmıştı. Ekim Devrimi sonrası Bolşevikler doğu cephesinden çekilmese ve silah ve parayla Mustafa Kemal’in liderliğindeki güçleri desteklemese, Türk Ordusu Batı Cephesi’nde güçlerini yoğunlaştıramaz ve muhtemelen birçok cephede birden savaşı kaybederdi. Türkiye Cumhuriyeti olarak belki Orta Anadolu’da küçük bir bölgeye sıkışmış olarak kalırdı. Ekim Devrimi emperyalistlerin tüm sömürgeci politikalarını bozup, onların stratejilerini çöpe atınca ulusal kurtuluş savaşı veren Türkiye ve Afganistan gibi ülkeler bağımsızlıklarını kazanabildiler. Kurtuluş Savaşı’nın anlatıldığı resmi hikayelerde bu temel- nesnel gerçek genelde unutulur. Belki de İslamcıların Mustafa Kemal’i sevmemesinin nedeni komünistlerin yardımıyla savaşı kazanmış olmasıdır!..)  Bağımsızlığını kazanan Afganistan aşiretlere bölünmüş yapısı ve ulus bilinci gelişmemiş olması nedeniyle iç çatışmalar ve kaostan bir türlü kurtulamasa da esasta hep Sovyetlerin etki alanında kalmıştı. Emperyalist kapitalist devletler Rusya’yı oldum olası çevreleme stratejisi içinde olduklarından, Sovyetler’in de Hint Okyanusu’na ve Akdeniz’e inmesi için çok özel gayret sarf ettiler. Türkiye, Afganistan ve Pakistan gibi bu çevreleme stratejisinin merkez ülkeleri, bu nedenle jeopolitik bir öneme sahip oldular.

1978 yılında kurulan Afganistan Demokratik Cumhuriyeti emperyalizmin bu stratejisini zayıflatıcı bir gelişme olduğundan ona karşı iç savaşı kışkırtıp, körüklediler. Körfezin petro-dolar şeyhlerinin finansmanında, ABD’nin askeri, lojistik, eğitim desteği ile donatılmış mücahitler merkezi iktidarı zorlayınca 1979 yılında Sovyet Kızıl Ordusu iç savaşa merkezi devletin çağrısıyla müdahale etti. Amacı emperyalizm destekli bu gerici, yobaz, halk düşmanı yapıları püskürtmek ve dış emperyalist müdahalelerden korumaktı. 10 yıl boyunca Afganistan’da kalan Kızıl Ordu bu görevi başaramadı ve geri çekildi. Modern Revizyonizmin burada alınan yenilgiye neden olan politikalarına girmeyeceğiz. Konumuz değil. Yalnız Kızıl Ordu’nun 1979 yılında giriştiği askeri müdahale ile 2001 yılındaki ABD işgalini eşitleyen yorum ve analizlerin gerçeği yansıtmadığını belirtmek gerekir. Sovyet müdahalesi demokratik, laik, modern bir Afganistan’ı koruyup, gericilik karşısında güçlendirmeye çalışırken, ABD işgali bunun tam tersini yapmış, tarihsel olarak gerici yapıları besleyip büyütecek politikalar izlemiştir. Sonuçtan bakmanın kolaycılığa dahi bize emperyalist müdahalenin doğurduğu korkunç sonuçları gösterirken, sosyalizme saldırmanın dayanılmaz hafifliğine kapılanlar, açıkça ahmakça davranıyorlar.

1989’da Sovyet müdahalesi son bulup Kızıl Ordu Afganistan’dan geri çekildiğinde, emperyalizm ve bölgesel gerici güçlerin desteğindeki cihatçı yapılar arasında süren iktidar kavgası Taliban’ın hakimiyeti ile sonuçlanınca 1996 yılında İslam Cumhuriyeti ilan edildi. Bundan sonra uyguladıkları şeriat düzeni ile emperyalistlerin nasıl bir canavar yarattıkları da tüm dünya kamuoyunun gündemine oturdu. Hiçbir insan hakkı, demokratik değer tanımayan, ortaçağ kafasındaki bu vahabi/selefi çeteler dünün Batı medyasında “Sovyet işgaline karşı vatanı savunan mücahitler” di! Hatta Hollywood hızını alamayıp Kızıl Orduya karşı Rambo’ sunu mücahitlerle birlikte cepheye bile sürdü. Fakat perde inip gerçekler açığa çıkınca o naif mücahitlerin içinden kafa kesen, sokakta yalnız dolaştı, saçının teli göründü diye kadınları taşlatarak (recm) öldüren caniler, erkek-kız çocuklarına tecavüz eden sapıklar ortaya çıktılar. Hiçbir insani, demokratik değere inanmayan bu katiller sürüsü yarattıkları ortaya çıksa da emperyalizm bu sorumluluğu üzerine almadığı gibi kendisine dokunmadığı sürece görmezden geldi. Ta ki besledikleri canavar 2001 yılında ikiz kuleleri devirene kadar! ABD’de bir şok dalgası yaratan bu saldırılardan El Kaide’yi ve Taliban’ı sorumlu tuttuklarından aynı yıl “teröre karşı savaş” diyerek Afganistan’ı işgal ettiler. Dünün emperyalist burjuva medyasında övülen mücahitler bu defa terörist hedefler olarak gösteriliyor, Afganistan’a özgürlük taşındığı iddia ediliyordu. Kendi elleriyle besleyip büyüttükleri bu gerici yapılarla 20 yıl boyunca savaşan ABD ve NATO artık bu savaşı yürütemez, işgal yönetimleri ile Afganistan’ı kontrol edemez hale gelince geri çekilme kararı aldılar. Küresel rejim ve yönetememe krizlerinin bir cephesi olan Afganistan’dan arkalarında büyük bir yıkım ve bölgesel istikrarsızlık bırakarak çıktılar. Afganistan halkı işgal karanlığından kurtulduğuna sevinemeden Taliban’ın karanlık dünyası ile karşılaşmış, ekonomik ve siyasal olarak derin bir kuraklık ve kültürel çölleşmeyle baş başa bırakılmışlardır. Emperyalistler yarattıkları bu korkunç tabloyu gizlemek için Taliban’ı değişmiş, ılımlılaşmış gibi dünya kamuoyuna takdim etmeye çalışadursun, Taliban’ın ilan ettiği “İslam Emirliği” Afganistan’ın kırlarından başlayarak tüm ülkeyi koyu bir karanlığın içine hapsetmiştir bile… 

Değişmedikleri, değişmeyecekleri ortada çünkü. Taliban 2.0, bir önceki sürümünün kimi “yazılım hatalarını” güncelleyerek pazardaki yerini sağlama almaya çalışsa da Vahabi inancı onu oldukça sınırlayacaktır. 1996-2001 arası kadınlar sokağı yanlarında bir erkek olmadan ve tam örtünmeden (burka giymeden) çıkamıyorlardı; bugün çıkabilirler ancak bir kaç kilometre gidebilirler diye reformcu (!) fetvalar veriyorlar (tabii mollalar arasında bu mesafenin ne kadar olacağına dair müzakereler sürüyor !!). Kadınlar çalışamaz, kız çocukları okula gidemiyorlardı bugün belki gidebilirler deniyor. O da muhtemelen ABD-AB emperyalistlerini  kendi kamuoyları önünde rahatlatmak için Kabil’de birkaç numunelik örnekle geçiştirilecek, ülke genelinde neler olduğundan, özellikle Afganistan’ın kırsal bölgelerinde yaşanan ortaçağ karanlığından kimsenin haberi olmayacak. Sendikalar dün de yasaktı, bugün de yasak. Demokratik hak ve özgürlükler, toplantı ve gösteri yapma, örgütlenme, yayın çıkarma, seyahat hakkı gibi burjuva liberal özgürlükler ise hiç bahse konu değil. Ağır bir ortaçağ iklimi şeklinde uygulanacak şeriat düzeninde müzik, resim, heykel, sinema, tiyatro gibi kültür-sanat etkinlikleri de tümüyle yasaklandı. İnternet ve sosyal medyayı ise kimse aklından bile geçirmesin… 

Sert bir itaat toplumu kurmaya dayalı şeriat düzeninden pek demokrasi ve özgürlük düşkünü emperyalistler ve onların tekelci burjuva medyaları, Körfez’in selefi petro-dolar şeyhlerinin kurduğu şerri düzenden rahatsız olmadıkları gibi, Afganistan’dan da rahatsız olmazlar, yeter ki emperyalist sermayeye yeni değerlenme alanları açılsın. Taliban’ın siyasal ve askeri kontrolüne girmiş, iç çatışmalardan çıkarak (çıkması isteniyor mu, emin değiliz) “istikrar” kazanmış bir Afganistan bir pazar ve sömürü alanı olarak kalması yeterli görünmüş, işgalin astarı yüzünden pahalı hale gelmiş olabilir. Afganistan’daki demokratik hak ve özgürlüklerin durumu; ezilen, yoksul emekçilerin yaşam ve çalışma koşulları emperyalist kapitalist güçlerin umurunda olmayacaktır. Emperyalist kapitalist piyasaların işleyişine Afganistan’ın da bir şekilde dahil olması, zengin yeraltı kaynakları, nadir bulunan elementlerin dünya ticaret piyasalarına taşınması yeterli görünecektir…

Afganistan’daki yeni durumun emperyalistler arası paylaşım ve hegemonya mücadelelerinde yaratması kaçınılmaz kimi etkileri de olacaktır. Söylediğimiz gibi yapısal bir krizler döngüsü içindeki sistem artık yönetemez ve olayları kontrol edemez haldedir. Taliban yönetimindeki “yeni” Afganistan’ın bu mücadeleler içinde ne gibi sonuçlar yaratacağı belirsizdir. Tek verili sonuç bu pilavın daha çok su kaldıracağı, Afganistan ve çevresinde emperyalistler arası kapışmaların daha şiddetli yaşanacağıdır. ABD’nin Afganistan’dan çıkarken kuyruğuna teneke bağlar misali patlatılan IŞİD bombaları bu dönemin çok hızlı açıldığının işareti olmuştur.

Merkezi bir ulus devletten çok aşiretlerin toplamından oluşan bir yığına benzeyen Afganistan’da siyasi-askeri çatışma ateşinin kolay kolay sönümleneceği düşünülmemelidir. Orta Asya, Güneydoğu Asya, Ortadoğu arasında bir geçiş bölgesi olan ve tüm emperyalist ve bölgesel kapitalist güçlerin etkin olmak istediği bir coğrafyada bulunan Afganistan paylaşım ve hegemonya mücadelelerinin odağında kalmaya ve yoksullukla boğuşmaya devam edecektir. Taliban gibi herhangi bir emperyalist gücün denetimini kabul etmekte zorlanacak (Çin’e daha yakın dursalar da) bir yönetimin zayıf merkezi varlığı koşullarında iç ve dış müdahaleler sürekli gündemde olacaktır.

Emperyalist Paylaşım ve Hegemonya Mücadeleleri Açısından…

ABD’nin Afganistan’dan askeri olarak çekilmesinin bir dizi sonucu olacak. Emperyalist, kapitalist tüm güçlerin bölgeye dönük politika ve ittifak ilişkilerinde de bir çok yeni gelişmeyi tetikleyecektir bu geri çekilme kararı. ABD emperyalizmi ister yenildiği için çıksın, ister yeni bir strateji kurguladığı için çekilmiş olsun sonuç olarak bölgede denge ve ilişkiler yeni bir düzleme oturtulmaya çalışacaktır. Kimi yorumcular ABD’nin Çin ve Rusya’nın kucağına pimi çekilmiş bir bomba gibi Taliban’ın bırakıldığını söylüyorlar. Rusya ve Çin için Afganistan’ın istikrarlı bir bölge olmasının ekonomik, siyasi ve askeri olarak çıkarları gereği olduğunu belirtip bu bölgede kargaşalığın hakim olmasının ABD’nin Rusya ve Çin’i çevreleme stratejisinde önemli bir kazanım olacağını söylüyorlar. Hem Rusya’nın hem Çin’in iç güvenliklerini tehdit edebilecek, her iki ülkedeki İslamcı yapıları cesaretlendireceğini düşünüyorlar. Her ne kadar Taliban tüm güçlere bu konularda güvence verse de ülkeyi kontrol edebilecek kapasitesinin olmaması nedeniyle tedirginlik hali geçmiyor, kontrollü bir teyakkuz halinde gelişmeler izleniyor.

Rusya ve Çin, ABD’nin çekilme sürecini izlerken tüm opsiyonlarını masada tutarak her türlü gelişmeye hazır olduklarını da gösteriyorlar. Rusya ve Çin Taliban’la siyasi temaslarını canlı tutuyor, Afganistan’daki büyükelçiliklerini çalıştırmaya devam ediyorlar. Rusya askeri güvenlik anlaşması içinde bulunduğu periferisindeki Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ın güvenliğini ön planda tutarak sürece yaklaşırken, Çin hem Uygurlar sorununu, hem de ekonomik-ticari çıkarlarını merkeze alarak politikalar geliştirmeye çalışıyor. Çin’in ekonomik büyümesine paralel dünya pazarlarına açılma zorunluluğunun bir sonucu olarak gündeme gelen “Kuşak ve Yol” stratejisinin selameti açısından da Afganistan önemli bir geçiş hattı. Avrupa pazarlarına kara ve tren yolları bağlantılarının üzerinde olması onu Çin açısından önemli bir ülke yapıyor. Aynı zamanda teknolojik ürünlerde kullanılan kimi nadir elementlerin bulunması da Çin’in Afganistan’a ilgisini artırıyor. İran petrolünün Asya-Çin pazarlarına akışı içinde Afganistan coğrafyası yine önemli bir geçiş bölgesi. Emperyalist ve bölgesel güçlerin farklı stratejik hesaplarının kesişme noktasında bulunan Afganistan’ın içine sürüklendiği kaotik durum iç ve dış etkenlerin baskısı ve çekişmesi nedeniyle daha bir süre devam edecektir.

Küresel düzeyden yükselen emperyalist kapitalist rejim ve hegemonya krizleri, kapitalist birikimin mutlak genel yasası gereği zenginlik ve yoksulluğun dünya çapında karşıt uçlarda yığınsallaşması sonucu rekabet ve paylaşım mücadeleleri dört bir yanda belirginleşiyor. Bu bölgeler arasında Orta Asya, Hint-Pasifik ve Baltıklar-Karadeniz hattı öne çıkıyor. ABD ve AB emperyalistleri (AB içindeki kimi çatlaklar, ABD’nin güvenlik şemsiyesine karşı güçlü inançsızlıklar oluşsa, Rusya’ya karşı bağımsız bir askeri güç oluşturma arayışları büyüse de, Atlantik ittifakına stratejik bağımlılıkları sürüyor. Fransa ve Almanya’nın AB’den de bağımsız bölgesel konularda ağırlık koymaya çalışıp kendi emperyalist çıkarlarını geliştirmeye hız verdikleri de dikkatlerden kaçmıyor. Yine de Atlantik İttifakının onlar için vazgeçilmez olduğu bir gerçek. Bloklaşma eğilimi bu hızla ilerler ve daha keskin çatışmacı bir hale girme emareleri artıran Atlantik İttifakına, ABD’ye bağımlılıkları da artacaktır. Çelişkiler sınırlarına doğru zorlandığında gerçek bağımlılık ilişkileri yüzeye çıkacaktır.) askeri açıdan Rusya’yı “doğrudan”, Çin’i de “potansiyel tehdit” olarak görüyorlar. Bu nedenle NATO her iki güce karşı da aktif bir halde tutularak çevreleme stratejisi güdülüyor. ABD emperyalizmi Çin’i ekonomik, siyasi ve askeri olarak çevrelemeyi ise en başa yazmış durumda. Ekonomik olarak en büyük rakibi olan Çin’i ticari olarak kuşatmak için (Trump’ın meşhur “ticaret savaşları” mottosu temelinde geliştirilmiş) Hindistan, Japonya ve Avustralya ile yeni dörtlü bir ittifak kombinasyonu anlaşması yaptı. Küresel ekonomik krizin Covid-19 pandemisi süreci ile birlikte süreklileşmesi karşısında büyüyen rekabet ve paylaşım kavgaları ittifakların oluştuğu eksenleri etkiliyor ve kutuplaşmaları artırıyor. ABD’nin yeni yönetimi ve Atlantik İttifakını ve NATO’yu yeniden aktifleştirerek, Hint-Pasifik bölgesinde yeni ittifaklar kurup, askeri gücünün önemli ağırlıklarını bu bölgeye kaydırarak paylaşım mücadelelerinde hasar almış hegemonik gücünü restore etmeye çalışıyor. İttifak güçlerini de bu stratejiye uygun olarak tanımlanmış “ortak düşman” karşısında pozisyon almaya zorluyor. Bunun karşısında Rusya, Suriye ve Libya üzerinden Akdeniz havzasında askeri-siyasi olarak kazandığı stratejik mevzilerini koruyup geliştirmeye odaklanırken; Çin küresel düzeyde birçok ülke ile ticari anlaşmalar zeminini güçlendiriyor, açtığı kredilerle ve yatırım vaatleriyle (İran ile 400 milyar dolarlık böyle bir anlaşma yaptı). “Kuşak ve Yol” stratejisini hayata geçirmeye, siyasal ağırlığını artırmaya çalışıyor. Emperyalist güçler ve tekelci mali oligarşik sermayeleri büyüdükçe dünya pazarları küçülüyor ve askeri, siyasi, ekonomik rekabet her alanda yaşamsallaşıyor. Bu durum küresel düzeyden gelişecek bir çatışmanın dinamiklerini de ister istemez geliştiriyor, hazırlıyor…

Anti-emperyalizm Açısından…

Dünya işçi sınıfı ve ezilen halkları açısından karanlık bir gelecek tablosu oluşturan bu gelişmeler karşısında anti-emperyalist mücadelenin antikapitalist bir içerikle yüklenmiş olarak yürütülmesinin önemi çok daha artmıştır. ABD’ye kurşun sıkan herkesin ahmakça anti-emperyalist ilan edildiği şu günlerde bu bakış çok daha elzem hale gelmiştir. Taliban’ın ve Afgan halkının yürüttüğü emperyalist işgal karşıtı mücadelenin tüm diğer konjonktürel gelişim ve rekabet alanları ile birleşerek ortaya çıkarttığı diyalektik hareketin ABD’yi Afganistan’dan çekilmeye zorlamış olması önemlidir. Emperyalizmin yenilmezliği algısına, evet, vurulmuş bir darbedir. Fakat işçi sınıfı devrimcileri ve komünistler bu süreçleri işçi emekçi, ezilen sınıf ve halkların çıkarları, sosyalist ideoloji ekseninde değerlendirmelidirler. Anti-emperyalist işgal karşıtı hareketler eğer hiç değilse demokratik bir devrimi hedeflemiyor, Taliban, Hamas ya da Hizbullah örneklerinde olduğu gibi başka baskı koşullarını oluşturuyorlarsa desteklemezler, alkışlanamazlar. Sömürü düzeninin bir başka karanlık versiyonunun devreye girmesi kendi kaderini tayin hakkı olarak da değerlendirilmez. Çünkü gelişen yeni durum işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarında, ülke genelinde eser miktarda bile bir demokratik ilerlemeyi temsil etmemektedir. Sırf ABD’ye karşı mücadele etti diye gerici bir hareketi desteklemek düşmanın silahının boşalan şarjörünü kendi elinle doldurmak anlamına gelir.

Taliban ister istemez ABD’ye de diğer emperyalist güçlere de kapıyı açmak, belirli biçimlerde ilişki kurmak zorunda kalacaktır. Kuracağı sistem kapitalist piyasalarla ilişki kurarak onun bir parçası olmak durumunda olacaktır. İşçi sınıfı devrimcileri, sosyalist demokrasi ilkeleri doğrultusunda yürüttükleri devrimci mücadeleler içinde anti-emperyalist, anti-kapitalist ve anti-faşist mücadeleleri birleştirebilen yegâne tutarlılığa sahip kesimlerdir. Anti- emperyalizmi küresel bir düzeyden evrensel ideolojik bir bakışla ele almayan tüm kesimler ulusalcılığa ve buradan türlü gericilik destekçilerine (mülteciler konusunda Türkiye’de yaşanan tartışmalar sağcı faşist tutumların öne çıkması ile sürüyor. “Sınır namustur” gibi şoven, gerici sloganların atılması sağcılığın bir sonucu. Kimi “solcuların” da bu ulusalcı gündeme hapsolan tutumları ibretlik. Emperyalist işgal, yıkım, sömürü politikaları sonucu artan mülteciliğin bizatihi sorumlusu emperyalistler ve kapitalistlerdir. İşçi sınıfının mücadele kardeşliği içinde sosyalist bir ideoloji ve örgütlenme anlayışıyla milliyetine, kimliğine bakılmaksızın tüm emekçiler ortak mücadele içinde birleştirilmelidir. Mülteci karşıtlığı yapanlar ya da “dini nedenlerle” bu karşıtlığa karşı çıkanlar da aynı burjuva ikiyüzlülüğünü sergiliyorlar. Mültecilerin çaresizliğini sömürü aracına dönüştürüp işçileri kendi içinde rekabete sürükleyen burjuvazi böylece kendi suçlarından da kurtulmakta, sorunları dışsallaştırmaktadır) düşerler. Perinçek faşistinin Taliban’ı destekler açıklamaları belirttiğimiz ahmaklığın (Türkiye’de iktidara verdiği destek düşünüldüğünde) hiç de şaşırmadığımız tipik halidir. Bu ahmaklık o haldedir ki denetimlerindeki kadın derneklerine, kadını köleleştiren Taliban’a destek açıklamaları bile yaptırabilmektedir.

Herhangi bir emperyalist gücün hegemonyasının çözülmesi, gerilemesi ya da yenilgiye uğramasını dünya proletaryasının çıkarları temelinde değerlendiriyoruz. Bir emperyalist gücün gerileyip bir diğerinin öne çıkmasını işçi sınıflarının sosyalist devrimci mücadelelerinde bir kazanıma neden olup olmadığı yönünde değerlendiriyor, mücadele dinamiklerinde ne gibi pozitif dönüşümler olacağı düşüncesi ile ele alıyoruz. Kapitalizmin tarihi eşitsiz gelişim örnekleri ile doludur. Dolayısıyla ABD’nin gerilemesi karşısında Rusya ve Çin’in öne çıkıyor oluşu sosyalistlerin destekleyeceği ya da olumlu karşılayacağı bir şey değildir. Kendi çıkarlarına bakarak değerlendirmesini yapar. Çünkü mücadelenin merkezinde sistem olarak emperyalist kapitalizm vardır.

Türkiye Açısından…

Rejim ve yönetememe krizlerinden bir türlü başını doğrultamayan Türkiye tekelci burjuvazisi ise yaşadığı ekonomik, siyasal tıkanmayı aşabilmek adına ABD ile bağımlılık ilişkilerini yeniden güçlendirmek için “fırsat” beklentisine girmişken ayağına kadar gelen Afganistan krizini değerlendirmemek edemezdi. Biden’ın başkanlığa gelişi ile değişeceği kesinleşen ABD’nin dış politika tercihlerinde bir yer tutabilmek, onun siyasal, diplomatik desteğini yeniden sağlayabilmek, krizden çıkışın temel halkası olarak belirlenmiştir. S-400 ve Halk Bankası vd netameli konularda yaptırımların gevşetilmesi için Ortadoğu’daki geleneksel ABD müttefikleri ile ilişkileri düzeltme adımları, “dün dündür” burjuva ilkesizliği ile bugüne kadar söylediklerini yutup, geri adımlarını birbiri ardına bu “fırsat” arayışı nedeniyle atmaya başlamışlardı. ABD’nin Afganistan’dan askeri olarak çekilme takvimi netleşince “fırsat”ın ayağına geldiğini düşünen Erdoğan hızla harekete geçti. Fırsat bekleyişi onu o kadar körleştirdi ki onca görmezden gelinmeye (Biden aylarca Erdoğan’ın telefonlarına bile çıkmadı) başta Ermeni soykırımı olmak üzere bir dizi aşağılayıcı politik hamleye rağmen Haziran’daki NATO zirvesinde Biden ile karşılıklı görüşme fırsatını “vereceğiniz görevlere hazırım” demek için kullandı sadece. Afganistan’daki sürecinin gelişim dinamiklerine yeterince vakıf olmadıklarını sonradan anladığımız iktidarın bu çabaları bekledikleri sonuçları vermedi. Kabil havaalanı ve mültecilerin kabulü konusunda oldukça istekli görünen Erdoğan yönetiminin deha düzeyindeki politik öngörüleri, efsanevi istihbarat teşkilatının çalışmaları ile planlanmış siyasal hedefler, gelişmelerin şaşmaz bir doğrulukla hesaplanmasıyla semeresini tam vermeye başlayacaktı ki, durgun gökte çakan şimşek misali Taliban Kabil’e giriverdi! İşbirlikçi hükümet ve ordusu nasılsa bir anda buharlaştı. Türkiye’nin bu işbirlikçi hükümetin varlığı üzerine kurulmuş planları da böylece boşa düştü. ABD-Türkiye arasındaki Kabil havaalanı konulu görüşmelerin neden sonuç vermediği de anlaşılmış oldu. ABD gelişmelerin yönünün ve hızının ne olacağı az çok kestirebilir durumdayken Türkiye’nin işbirlikçilik arayışları diğer şeylere duyarsız kalmasını ve gelişmeleri çözümleyememesini doğurmuştu.

Afganistan’da ABD sonrası oluşacak çeşitli komplikasyonları kontrol altına alma karşılığında ABD’den ekonomik, siyasal, diplomatik destek isteyen Erdoğan (bunların ne anlama geldiklerini biliyoruz), ikili ilişkilerin tekrar pozitif bir noktaya çekilmesini umuyordu. Özellikle aşırı finansallaşmış, dış borca bağımlılaşmış ekonomik sistemin yaşadığı kriz ve tıkanma hali onu başta ABD olmak üzere emperyalist güç ve mali oligarşik tekelci kurumlara derin bir işbirliğine zorluyor. Bu mecralardan Türkiye ekonomisine sıcak para ve mali fonlar akması desteklenmez ise sistemin dönmeyeceğini son birkaç yıldaki pratiğiyle anlamıştı. Türkiye’de iktidar olmanın yolunun iç dengeler olduğu kadar, belki ondan da önemlisi emperyalist güçlerle de iyi geçinmekten geçtiğinin farkına “aşırı güç tutulmasının” yarattığı körleşmenin hafiflemesi ile birlikte vakıf oldular. Hal böyle olunca kendilerine ABD ve AB ile ilişkileri düzeltme listeleri hazırlamaya giriştiler. Görüldüğü kadarıyla bu listelerin ilk maddesi de emperyalist güçlerin bölgesel politikalarına olabildiğince uyum, adım adım yeniden entegrasyon ve netameli konularda elini taşın altına koyarak yeniden güven kazanmaktı. ABD için acil ve çözülmesi gereken ilk mesele Afganistan olduğu için de birdenbire Afganistan Türkiye’nin “beka” meselesi oluverdi. NATO misyonu çerçevesinde Kabil’de bulunan Türk askerlerinin geri çekilmesinin düşünülmesi bile ihanetle eşdeğer (Bkz. pek yerli ve milli şahsiyet Bahçeli’nin açıklamaları) ilan edildi. Haziran ayından önce Afganistan uzak bir coğrafya olarak ancak dramatik bir gelişme olduğunda gündemimize giriyor sonra unutuluyordu. Meğerse Türkiye’nin bekası bir zamanlar Libya’dan geçtiği gibi şimdi de Afganistan’dan geçiyormuş. Onu öğrendik ama bu sözlerin yankısı dinmeden Türk askerinin ülkeye dönüşüyle beka meselesi yine sahipsiz kaldı.

Dün ABD ye hizmet vatana hizmettir bilinciyle Kabil havaalanını Taliban’a karşı korumak ve işletmek için ABD ile pazarlıklar yapan AKP hükümeti, şartlar tamamen değişse, ABD tasını tarağını toplayıp Afganistan’ı terk etse de saplantı düzeyine gelmiş Kabil havaalanı konusu ortadan kalkmadı. Bugün de Taliban yönetimi altında Kabil havaalanını işletmek istiyor Türkiye. Gelişmeler Türkiye ile Katar’ın birlikte havaalanın işletileceği yönünde olsa da buradaki ısrarın nedeni bir türlü açıklığa kavuşturulmuyor.

Afgan mülteciler konusunda ise toplumsal tepkileri kendisine yedekleyen ulusalcı burjuva muhalefetin baskısı karşısında duramayan Erdoğan, “finansı iyi yönettiğimiz için mülteci almaya devam edeceğiz” dese de geri adım atmak zorunda kaldı. AB’den alacağı birkaç milyar avroluk hibenin tatlı rüyaları ve ucuz köle/işçi pazarını büyütme planları (arkasında devasa bir Avrupa’nın ucuz emek cenneti, Çin’i olma planları var. Bu noktada başarısız olduklarını da söyleyemeyiz. Zira son ekonomik veriler Türkiyeli bir işçinin sermaye maliyeti Çinli bir işçinin maliyetinin altına düşmüş durumda) böylece suya düştü.

“İnançla alakalı ters bir yanlarının olmadığı” Taliban ilkelliğiyle dostane ilişkiler kurmanın söylem ve pratiği ise tam gaz devam ediyor. Afgan gericiliğin liderlerinden olan Hikmetyar ile Erdoğan’ın geçmiş temasları biliniyordu zaten. Dünya görüşleri, İslam’a, şeriata, kadınlara bakışları çok farklı değildi. Taliban anlayışı siyasal islamcıların özlemini duyduğu toplumsal yapıyı kuruyordu. Güç kaybetmiş siyasal islamcılığı da yeniden canlandırma potansiyeli taşıdığı düşünülen bu gelişmeler AKP/Erdoğan tarafından da açıklamalarına bakılırsa memnuniyetle izleniyordu. Erdoğan’ın Afganistan üzerine kafasından geçenleri hayata geçirebilmesi için her şeyden önce siyasal olarak onu tanıması “terörist” listesinden çıkarması gerekiyor. Laik ve seküler yaşamın toplumun büyük bir bölümü için yaşamsal olduğu Türkiye’de Taliban zehirinin alıştıra alıştıra verilmesi gerekiyor. O nedenle iktidar medyasında Taliban güzellemeleri, değiştikleri yönündeki yazı ve yorumlar, haberler eksik olmuyor. Siyasal İslamcı iki akımın birbirlerine karşı bu yaklaşımları yadırgatıcı değil ama buradaki temel saik İslami dayanışmanın çok ötesinde. AKP/Erdoğan’ın yeni dönemde Afganistan gündeminden bir dizi beklentisi var.

1 Yukarıda da belirttiğimiz gibi AKP/Erdoğan Afganistan’ı ABD ile ilişkilerini düzeltme de bir fırsat olarak görüyor. Israrla Afganistan’da bir rol kapma çabası, Biden yönetimindeki kendisine karşı oluşan olumsuz bakışı değiştirebilmek, politik kredisini yeniden kazanabilmek için. Afganistan yanında düne kadar ağız dolusu küfredilen BAE, Mısır, İsrail ve Suud liderlikleri ile yeniden ilişki kurma çorbasının temel amacı da büyük patronla çalışmaya devam edebilmek…

2 Ekonomik krizin bir gerekçesi olarak görülen Ortadoğu pazarlarından dışlanan Türkiye tekelci burjuvazisine ve inşaat ve enerji yatırımlarına yeni pazarlar bulabilmek. Afganistan maden rezervleri ve yatırıma açık alt ve üstyapı ihtiyaçları ile AKP döneminde semirtilmiş, kötü ünlü 5’li çetenin iştahını kabartıyor. Onlara yeni sermaye değerleme alanı açmak ve krizin yükünü biraz olsun hafifletebilmek…

3 Kabil havaalanını işletmek ve güvenliğini sağlamak konusundaki ısrara gerekçe olarak Sedat Peker’in ifşalarına da yansıyan narko operasyonlar gösteriliyor. Dünya eroin üretiminin merkezi’nde olan Afganistan’ın uyuşturucu trafiğinden elde ettiği milyarlarca dolar Taliban’ın finansmanında kullanılıyor. Buradaki tatlı paranın cazibesi trafik ulaşım hattını kontrol etmek isteyenlerin iştahını kabartıyor olabilir. Türkiye’de süresi her yıl uzatılan mali aflar, dışarıdan getirilen paranın kaynağını sormama durumu da böylesi eğilimleri güçlendiriyor. Ayrıca Merkez Bankası verilerinde her yıl çıkan 8-10 milyar dolarlık kaynağı belirsiz paraya da açıklama getiriyor…

4 AKP iktidarı döneminde artan muhafazakarlaşma eğilimleri ve devletin tüm kurumları ile bu alana yönelmesi siyasal islamcılığın toplumsal ağırlığını artırmaktaydı. Fakat iktidar yozlaşmasına paralel artan yolsuzluk ve rüşvet döngüsü, adam kayırmacılık, adaletsizlikler vaka-i adiyeden bir hal alıp çürüme ve yozlaşma tüm bedeni sarmışken soruşturma ve yargılamalardan muaf olması büyüyen bir soruna dönüşünce gençlerden başlayarak bu islamcılığa ve sahte dindarlığa tepkiler çığ gibi büyüdü. Muhafaza kesimler içinde artan deizm bu tepkilerin dışa vurumuydu. İktidar buradaki çözülmeyi dini ritüellerin devlet katında daha da görünür olmasını sağlayarak göstermeye yönelse de, çekiçle cep telefonu onarmaya kalkan bir şaşkının yaşadığı hayal kırıklığından başka bir sonuç vermedi. Ama ısrarını devam ediyor. Alet çantasında çekiç den başka bir şey kalmadığı içinde her sorunu onunla çözmeye çalışıyor. Tüm sorun alanlarında, devlet yönetiminde dini-islami referans ve ritüeller, laiklik karşıtı argüman ve pratikleri belirginleşiyor, Diyaneti, tarikatları, gerici vakıfları sürekli ekonomik olarak ihya ediyor. Böylece muhafazakar kitleyi etrafında tutmaya çalışıyor ama sağduyusunu kaybetmemiş kesimler bu yüklenmeye bakıp rüşvet- yolsuzluk ve devlet olanaklarının her zamankinden daha fazla yağmalandığı sonucunu çıkartmakta zorlanmıyor. Eğitim ve sağlık alanlarında neo-liberal sermaye politikalarını İslami ritüellerle bezeyip, dinle perdelemenin birlikte yarattığı yıkım sonuçlarıyla ortada. Adalet, yargı sistemi de yozlaşmanın, adamına göre hüküm dağıtmanın doruğundalar. 1 Eylül’deki Adli Yıl açılışında yeni Yargıtay binasının önünde Erdoğan, Yargıtay ve Diyanet Başkanları ellerini açıp adalet sisteminin ruhuna fatiha okuyunca merhumun cenazesinin kaldırıldığını da anlamış olduk.

Siyasal İslamcı çizgi Suriye’de IŞİD ve El Nusra gibi faşist çetelerin elinde oldukça teşhir olmuş, radikal İslam ile birlikte ılımlı İslam’ın da popüleritesini dağıtmıştı. Taliban’la şimdi yeniden siyasal İslam’a can vermeye çalışıyorlar ama olup olacağı İslamcılığa ve onun topluma dayattığı gerici düzene karşı tepkilerin artacağıdır. Buradan bir yükseliş bekleyenler sükut-u hayale uğrayacaklar, çünkü bir çöküş sürecine tanıklık edeceğiz. Dünya kamuoyunun zihninde IŞİD gibi cihatçı çetelerin vahşeti ile kodlanmış hatıraları şimdilerde Taliban’ın insanlık dışı uygulamaları ile yeniden canlandırılıyor. Taliban’a bakıp siyasal islamcılığın yeniden yükselişe geçeceğini düşünmek bundan sonra aymazlık olur. Afganistan’dan insanların canhıraş kaçışlarına bakıp buradaki çöküşü rahatlıkla görebiliriz. Hiçbir vizyonu olmayan, 1500 yıl öncesinin toplumsal siyasal değerlerine takılıp kalmış, emekçilere daha iyi bir yaşam adına tek bir vaatte dahi bulunamayan bu yapıların ömrü çok sınırlıdır.

AKP/ Erdoğan ise bu sürece içerde uyguladığı neo-liberal İslamcı muhafazakarlığa, dinsel yeni bir tartışma ve ideolojik gündem kazandırmanın derdi ile yaklaşmaktadır. Ne zamandır konsolide ettiği ve ideolojik olarak belirleyebildiği kitlelerin çözülmemesi için bir kaldıraç olarak kullanmak istemektedir Taliban’ı. Bir yandan siyasal İslam’ın popülaritesi bitmedi halen yükselişte diyebilmek, bir yandan da AKP karşıtı kitleye beterin beteri var sopasını göstermek için bu gündemi tepe tepe kullanıyor. Ama işler onun için ne zamandır ters gidiyor. Kaldırdığı her taş, kullanıma soktuğu her argüman, başlattığı her tartışma dönüp onu vuruyor. Gelişmenin önünde aşılması gereken bir engel olarak belirlediğinin işaretidir bunlar. Gelişeni görüp geri çekilmek yerine onu zorla bastırmaya çalıştıkça her seferinde daha büyük bir baskı ile karşılaşacaktır artık. Tekrar tekrar günü geçmiş söylem ve pratikleri sergileyerek iktidara tutunabilmesi artık pek mümkün değil. Afganistan gündemi de ona beklediği/umduğu rüzgarı yaratmayacak, muhtemelen kısa bir süre sonra gerçek gündemin ağırlığı karşısında unutulup gidecektir.

Taliban’ın emperyalizmin izlediği politikaların sonucu olarak geri dönüşü bize “tarihte olaylar iki defa yaşanırmış yalnız ilkinde trajedi olan ikincisinde komediye dönüştürmüş” (Marx) sözünü hatırlattı. Yalnız emperyalist kapitalistlerin yarattığı kriz ve felaketlerden bunalmış dünya işçi sınıfı ve emekçi halklarının pek gülmeye mecalinin kalmadığı gibi, sömürücülerin yapıp ettikleri şeyler de çoktan gülünüp geçilecek şeylerin ötesine geçti. Yapısal kriz içerisinde büyük bir tıkanma yaşayan emperyalist kapitalist sistem gelecekten referans alıp ileriye yürüyecek bir üretici güçler etkinliği ve vizyonu oluşturamadığı için her defasında tarihi geriye sarıp yeni format arayışına giriyor. Malum bu arayışlarda tarihi trajedi komedi ikiliğinden çıkartıp, trajedi daha büyük trajedi denklemine taşıyor. Tarih tekerrürlere, ama her defasında ağırlaşan tekrarlara dönüşüyor. Buradaki çelişkiyi ileriye doğru aşabilecek tek güç de sosyalist devrimci ideoloji ile buluşmuş kendisi için sınıf olmuş proletaryadır. Tarihi proletarya yazmaya başlamadıkça trajediler de, geçmişin karanlık hayaletleri de eksik olmayacaktır. Ya barbarlık içinde yok oluş, ya da sosyalizm! Üçüncü bir seçenek yok…

Ercan Akpınar 

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi

C-92

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*